Bil ki, “kazâ” denilen şey, Allah’ın şeylerdeki hükmüdür. Ve Allah’ın şeylerdeki
hükmü; şeylere ilişkin ve şeylerdeki ilmiyle sınırlıdır. Ve Allah’ın şeylerdeki ilmi de,
bu bilinen şeylerin [eşyâ-yı ma’lûme] nefslerinde değişmez olarak bulundukları
halden Hakk’a verdikleri ilimle sınırlıdır.
Kader, şeyler kendi aynlarında ve nefslerinde ne üzere değişmez iseler, (ilahi)
hükmün buna göre fazlalık olmaksızın zamansal olarak verilmesidir. Ve ilahi kazâ,
şeyler üzerine ancak şeyler ile hükmeder. Ve bu kader sırrının ta kendisidir. Ve bunu
bilmek, (zuhur mahallerinde Hakk’ı) müşahede ederek, (hissî ve aklî zuhur
mahallerinde Hak ile dönüşüme uğrayan bir) kalbi olan ve kulak veren kimseye
özgüdür. Ve apaçık delil Allah’ındır. Böyle olunca, Hüküm Verici, gerçekte hüküm
verilenin ayn’ına uyarlık içerisinde hüküm verir — hüküm verilenin zatı neyi
gerektiriyorsa o şekilde hükmeder. Hükmolunan, kendisinde olan şeyle Hüküm
Verici’nin nasıl hüküm vereceğine ilişkin hüküm vericidir. İmdi, hüküm verme
konumunda olan, (hüküm verdiği şeyin zatının ve hakikatının gerektirdiğine göre
hüküm verdiğinden dolayı) hüküm verdiği şeyle ve hüküm verdiği şeyde
hükmolunandır.
İSA KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ NEBVİYYE
Meryem’in suyundan veya
Balçıktan yapılmış beşer suretindeki Cebrail’in soluğundan
“Siccin” olarak adlandırdığın tabiattan,
Ruh, o tertemiz olanda (yani, Meryem’de), oluşa geldi [tekvin].
Bundandır ki, onda (bedeninde) tayin olunan ikameti uzadı
Bin yıldan fazla bir zaman kadar.
YUSUF KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ NURİYYE
Bu, nur hikmetidir. Bu nur hikmetinin yayılması Hayal Hazreti üzerindedir. Ve
inayet ehli (yani, nebiler) için, Hayal Hazreti, vahyin ilk başlangıcıdır [mebde]. Hz.
Ayşe, Allah ondan razı olsun, şöyle dedi: “Resulallah’a vahyin gelişi rüya [rüya-yı
sadıka] ile başladı. Ve gördüğü rüya, içerisinde herhangi bir gizli saklılık olmaksızın,
gün ışıması gibi apaçık olurdu.” Hz. Ayşe’nin bilgisi bundan öteye geçmedi. “Ve bu
rüyalar altı ay sürdü, sonra (şehadet mertebesinde) Melek geldi.” Bilmedi ki,
Resulallah (sav), “İnsan uykudadır, öldüğünde uyanır” buyurmuştu. Ve her ne
kadar (uyurken görülen suretlerle, uyanıkken görülen suretlerin) halleri birbirinden
farklıysa da, Resulallah’ın (sav) uyanıklık halinde gördüğü her şey, rüyada görülen
gibidir. Hz. Ayşe, altı ay sürdüğünü söyledi, halbuki onun bütün yaşamı rüyadan
farksızdı. Ve sözünü ettiği altı aylık dönem, olsa olsa uyku içinde uykudur. Ve
uykuda görülen şey türünden gelen [varid] ne varsa, Hayal’dendir; bundan dolayı
da tabir edilmesi gerekir. Bu demektir ki, asıl suretinden başka bir surette beliren bir
şey tabir edilir. Böylece tabir eden kişi, rüyada görülen suretten, o şeyin kendi içinde
ne ise o olan suretine geçer; tabii eğer bunu gereğince yapabilirse [isabet].
HUD KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ AHADİYYE
Allah doğru yol [sırat-ı müstakim] üzerindedir
Ve bu genelde apaçıktır, gizli değildir
Büyükte ve küçükte, bilende ve bilmeyende
Allah’ın ayn’ı zahirdir
Bunun içindir ki, Allah’ın rahmeti
İster hakîr ister yüce olsunlar her şeyi içine aldı.
SALİH KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ FÜTUHİYYE
Yürüyen binekler O’nun ayetlerindendir
Yolların çeşitliliğinden dolayı böyledir bu
Bu bineklerle kimisi doğru yolu izlerken
Kimisi de ıssız çöllerde gezinip dururlar
Dosdoğru gidenler, ayn ehlidir (ayn bilgisine sahip olanlardır)
Gezinip duranlar ise, uzaklaşanlardır.
Ve her ikisine de O’ndan gelen
O’nun gayblarının açılması herbir yönden gelir.
Bil ki –Allah seni başarıya erdirsin– iş (yani, varetme işi), tek’lik [ferdiyyet] üzerine
dayanır; ve bundandır ki, üçleme [teslis] vardır, çünkü üç, tek olanların [efrad] (yani,
tek sayıların) ilkidir. Ve alem, (üçlemeyi içeren teklikten ibaret bulunan) bu ilahi hazretten
var olmuştur. Allahu Teala şöyle buyurdu: “Biz bir şeyi dilediğimizde ‘Ol!’ deriz,
olur” [Nahl Suresi, 16/40]. Burada Zat, İrade ve Söz vardır. Eğer bu Zat olmasaydı ve
O’nun bir şeyin tekvinine yönelmesi olan İrade olmasaydı ve bu yönelişe eşlik eden
“Ol!” Söz’ü olmasaydı, o şey olmazdı.
ŞUAYB KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ KALBİYYE
Bil ki, kalb –yani, Allah’ı arif olanın (yani, İnsan-ı Kâmil’in) kalbi– (katıksız rahmetten verilen ilahi bir bağış olduğundan) ilahi rahmettendir ve ilahi rahmetten daha geniştir. Çünkü böylesi bir kalp kendi içerisine Hakk’ı sığdırır. Hakk’ın rahmeti ise –genel anlayışa göre– Hakk’ı kapsayamaz. Ve bu anlayışa göre Hak rahmet edendir, rahmet olunan değil. Böyle olunca, O’na rahmet olunması sözkonusu değildir. Ariflerin (Hakk’ın, cem-i ahadiyet makamında rahmet eden ve kesret ve tafsil makamında rahmet olunan olduğu ve dolayısıyla Hakk’ın rahmetinin Hakk’ı kapsadığı yönündeki) anlayışı ise; Allahu Teala’nın, Nefsini –(soluk vermek ve rahatlamak anlamındaki) “tenfis” sözcüğünden gelen– “Nefes”le nitelendirmiş olmasına dayanır.
Ve İlahi İsimler, adlandırılanın ta kendisi olup, bu da Hak’tan başkası değildir. Ve İsimler, kendi hakikatlarının verdiği şeyi talep ederler ki, bu da alemden başkası değildir. Böyle olunca uluhiyet ilah-kılan [me’luh] ister; rububiyet de rab-kılan [merbub] ister — başka türlü (yani, ilah-kılan ve rab-kılan olmaksızın), bunların (yani, uluhiyet ve rububiyetin) ayn olmaklıkları sözkonusu olmayıp, varlık ve takdir yönünden var olmaları ilah-kılan ve rab-kılan sayesindedir. Ve Hak, zatı yönünden alemlerden gani iken, bu durum rububiyet için sözkonusu değildir. İmdi iş, rububiyetin alemi talep etmesiyle, Zat’ın alemlerden gani olması arasında kalmış gibi gözükse de, rububiyet hakikati ve nitelenişinde [ittisaf], bu Zat’ın ta kendisidir, başka değil. [Devamını oku…]
- « Önceki Sayfa
- 1
- 2
- 3
- 4
- 5
- …
- 11
- Sonraki Sayfa »