Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri, hayatı boyunca ilminin büyüklüğü ile kendinden söz ettirmiş büyük bir İslâm âlimidir. Müthiş bir zekâ ve hâfızaya sahipti. Sorulan en ağır suallere dahi hiç tereddütsüz anında cevap verebiliyordu. Zekâsındaki bu olağanüstülüğü gören hocası Molla Fethullah, hâfızasını merak ederek, kendisinden iki satırı bir okuyuşta ezberlemesini ister.O ise sayfanın tamamını bir kere de ezberleyerek hocasını hayretler içinde bırakır. Bunun üzerine Molla Fethullah, “Zekâ ile hâfızanın aşırı derecede bir kişide bulunması tarihte çok nâdirdir” diyerek ona Bedîüzzaman ismini verir. Said Nursî Hazretleri, kendisine “zamanın eşsiz hârikası” mânâsında Bedîüzzaman denilmesine sebep olan bu olağanüstü kabiliyetiyle ömrü boyunca pek çok zâtlardan ders almış, pek çok üstadları olmuştur.
İrade ile nefsin akıl ile duygunun savaşı
İnsan beyninin ön kısmı ön lob (frontal lob) olarak adlandırılır ve ön lob iradenin, düşüncenin ve aklın merkezidir.
Beynimizin ortasında yer alan hipotalamus ise duygunun merkezidir. Herhangi bir olay karşısında az ya da çok hipotolamus uyarılır ve duygular harekete geçer. Örneğin birisi size hakâret ettiğinde içinizden o kişiye kızarsınız. Bu duygu hiptalamusta oluşur.
Kızma duygusunun sonucunda siz karşınızdaki kişiye bağırmak ya da ona vurmak isteyebilirsiniz. Duygu merkezi, siz öfkenizi ifâde edene ya da onu kontrol edene kadar rahat durmaz ve o duyguyu üretmeye devam eder. Tam siz karşınızdaki kişiye vuracakken ön lob devreye girer ve duyguyu kontrol altına almaya çalışır. Toplum içinde birisine vurmanın kabalık olacağını, bu davranışın size yakışmayacağını, uzun vâdede size zarar getireceğini söyleyerek duygunun isteğini bastırır ve durdurur.
Ehadiyet-Vâhidiyet
Cenâb-ı Hakk’ın birliğini ifade eden aşağıdaki tabirleri, kaynaklardan ve bilhassa Risâle-i Nurlardan istifade ederek, haddimizin fevkinde âcizane, izah etmeye gayret edeceğiz.
“Vahdet, Cenâb-ı Hakk’ın sıfatıdır. Ehad ile vâhid, vahdetten alınan isimlerdir. Vahdaniyet ise, vahdetin Vâhid’e mensub olarak, ona bağlı ve onunla kaim olmasıdır. Vahdaniyette, Vâhid’e nisbet vardır. Bu nisbet tenzih içindir. Yani zâtî olan gerçek vahdet, ancak Vâhid olan Allah’a mahsustur. Çünki başkalarına ait olan vahdetler, ârızidir.” (Keşşaf-ü Istılahatü’l-Fünûni ve’l-Ulûm)
Bereket ayları
Çalışmadan hasat (netice) alınılmıyor. Ancak şartlarına riâyet ederek çalışıp, neticeyi Allah (cc)’den beklemek gerekiyor. Bir de gayretleri ziynetlendirecek/bereketlendirecek öyle zamanlar vardır ki, hazîne-i rahmetten (Cenâb-ı Hakk’ın rahmet hazînesinden) ihsân edilir. İşte Üç Aylar bu kıymetli zaman dilimlerinden bir tanesi ve en önemlisidir. Bu husus sevgili Üstadımız Bedîüzzaman Hazretleri (ra) tarafından da bir “cülûs merasimi”ne benzetilir.1
Üç Aylar’ın en dikkate alınacak noktası şudur ki; Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti bu zamanlarda sümbüllenir ve az ile çok kazanılır. Hâlbuki insan hayatı çok kısadır ve dünya hayatına nispeten nihâyetsiz uzun olan âhiret hayatının bu kısa hayatta kazanılması zordur. Bu hakîkati de en iyi bilen ve takdîr eden Rabbimizdir ki bu takdîrin neticesinde bu gibi hususî zamanlar bizlere ihsân edilmiş ve değerlendirilmelerini beklemektedirler. Resûlullah Efendimiz (asm) hakikaten eşsiz anlamlar yüklediği bir hadîs-i şerîfinde “Âhiret için orada sonsuz kalacağına göre çalış”2 buyurmaktadır. İşte Üç Aylar, mübarek geceleri, Ramazan Ayı, Kadir Gecesi, hatimler bu sonsuz kalınacak âhiret için azımızın çokça kabul edileceği zamanlardır.
Mezar kitabeleri
En büyük nasihatci ölümdür. Bu yüzden ‘Nasihat istersen ölüm yeter’ sözü darb-ı mesel olmuştur.
Ölüm, vurdumduymaz hayatımızı dizginleyen ilahî bir ikâzdır.
Ölüm, gençlerin sefâhatte gitmemesi gerektiğinin ilk dersidir ve dünyaya neden gönderildiğimizin sırrını barındırır içinde.
Hayat meşgalesinde bazen kafamıza inen bir tokat olur ve ayağımızı düzgün atmamız gerektiğini harf harf hatırlatır cümlemize.
Ama biz insanlar yine gaflet sarhoşluğunda ilerlemeye devam ediyoruz ve yakın çevremizde ölen birileri oldukça hayatımızı biraz düzeltiyor daha sonra acısı dinince de devam diyoruz eskiye!
Bir gün apansızın gelen kararla ‘mühlet tamam’ denilecek, biliyor ama yine de kırık cam parçalarını elmasa tercih etmeye devam ediyoruz. Ellerimize batan, ruhumuzu kanatan ve gözlerimizi karartan cam kırıkları…
Yarım kalan hayallerle son nefesimizi verdiğimizde, hiç bitmeyecek zannettiğimiz hayatımız sönüp bittiğinde ve nefsimizin sadece kendine yakıştıramadığı ölümün nihayetinde bize de yakışacağı o gün de, çare kimde, kaçış nereye?
Şairin dediği gibi:
Duâm niçin kabûl olmuyor?
Duâ lügatte, Allah’a (cc) karşı rağbet, niyaz, tazarru, yalvarmak, Cenâb-ı Hak’tan hayır ve rahmet dilemek.
Allah’ın rızasını talep etmek, Allah’tan hidâyet ve istikamete muvaffakiyeti dilemek, Peygamber (asm)’a salâvat getirmek gibi mânâlara gelmektedir.
Furkan Sûresi 77. âyette Cenâb-ı Hak buyuruyor ki; (Ey Resûlüm!) De ki: “Eğer duânız olmasa, Rabbim size ne diye ehemmiyet versin?” Yine Mü’min Sûresi 60. âyette mealen şöyle buyrulmaktadır: “Bana duâ edin, size icabet edeyim (duânıza cevap vereyim)!”
“Eğer denilse: ‘Birçok defa dûa ediyoruz, kabul olmuyor. Hâlbuki âyet-i kerime umumidir, her dûaya cevap verileceğini ifade ediyor?”
- « Önceki Sayfa
- 1
- …
- 129
- 130
- 131
- 132
- 133
- …
- 168
- Sonraki Sayfa »