Aynı şekilde hadis-i şeriflerin de ilimleri vardır. Bunlar kısaca; hadis-i âhâd, âmm, cibrîl, garîb, hâs, hasen, kavî, kudsî, maktû’, mensûh, merdûd, meşhûr, mevdû, mevkûf, mevsûl, muddarib, muhkem, muallak, munfasıl, müfterâ, mürsel, müsned-i münkatı‘, müsned-i muttasıl, müstefîz (müstefîd), müteşâbîh, mütevâtir, nâsih, sahîh, şâzz, zaîf’tir.
[Devamını oku…]
Mezhepler nasıl ortaya çıktı?
Mezheplerin nasıl ortaya çıktığını anlatmadan önce içtihad ve müçtehidin ne olduğunu izah etmek mecburiyeti vardır. Çünkü mezhepler müçtehidlerin içtihatlarıyla ortaya çıkmıştır.
İslâm’da asıl olan Kur’ân ve sünnettir. “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûlünün önüne geçmeyin” (Hucurat, 1) âyeti ve benzerlerinden yola çıkarak İslâm âlimleri Mecelle’deki “Mevrid-i nasda içtihada mesağ yoktur.” (yani herhangi bir konuda âyet veya hadis varsa o konuda içtihada izin yoktur.) kaidesini benimsemişler ve bir konuda âyet veya hadis varken içtihad yapmayı dalalet/sapıklık olarak kabul etmişlerdir.
[Devamını oku…]
Risâle-i Nûr’un tebliğ esasları
Tebliğ, biz müslümanlar tarafından, üzerinde hassasiyetle ve ciddiyetle durulması gereken bir meseledir. Nûr ve rahmet olarak gönderilen İslâmiyet, eğer doğru ve etkili tebliğ edilirse, dünyanın rengini değiştirebilecek bir potansiyele sahiptir. Neyi, niçin, ne kadar ve kime karşı, nasıl anlatacağını çok iyi bilen, savunduğu davayı hazmetmiş fedâkar fertlerle yapılan bir tebliğ, asr-ı saadet misâl bir asrı netice verebilir. İşte asrımızın imâmı Bedîüzzaman Hazretleri, zamanı iyi okuyan, iknâ edici ve kalplerde yankı bulan, özellikle izzetli ve haysiyetli bir tebliğle islâmiyeti muhtaç gönüllere ulaştırmıştır. Şimdi teori düzeyinde değil pratikte tecrübe edilmiş milyonlarca insanın hayatında yankı bulmuş, kaynağını doğrudan doğruya Kur’ân ve sünnetten alan Risâle-i Nûr’un tebliğ esaslarından şu başlıklar altında bahsedeceğiz.
[Devamını oku…]
Orucun Hikmetleri
[Devamını oku…]
İllâ Edeb! İllâ Edeb!
Belki birçoğumuzun manâsını tam anlayamadığı veya sırrını tamamen keşfemediği bir hakikatli cümle var: “Girdim irfan meclisine, kıldım ilmi taleb. İlim geride kaldı illâ edeb, illâ edeb!” Evet edeb, ilimden hem önce gelir hem de sonra… Yani ilmin başlangıcı da edebtir, sonu da… Edebin neticesi ilim, ilmin de neticesi yine edebtir.
Osmanlı’nın son dönemlerinde medreselerde okutulan ‘Talîmü-l Müteallim’de ilim sıfatının bir kalpte yerleşebilmesi için üç şart lâzımdır denir. Birincisi ilme, hocaya ve kitaba hürmet yani edeb, ikincisi istikâmet, üçüncüsü de dâimî okuma. Bir insana ibâdetlerini yapmadığı için kâfir denemez; fakat ibâdetlere hürmetsizlik yani edebsizlik eder ve inkâra saparsa kâfir olduğuna hükmedilir. Yani müminin amel noktasında noksanları ve zaafları olabilir, fakat her dâim kulluk şuurunu elinde tutup muvaffak olamadığı amellere, hürmet etmesi kendinden beklenir. Hürmetsizlik, münâfıklık alâmetidir.
[Devamını oku…]
İman ile haset bir arada bulunmaz
Haset yani kıskançlık; bir kimsenin, sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat ve ya manevi mal, mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak ve o kişinin elinden bütün bunların gitmesini istemek manasına gelir.
Haset; nimet verilmiş olan kimseden o nimetin zevalini istemek, yani nimetin yok olarak o kimsenin mahrum kalmasını temenni etmektir. Bazı âlimler; “Kişinin bu ni’mete, kendisinin sahip olmasını temenni etmesidir.”diye tarif etmiştir. Gerçek o ki; haset her iki manaya da şamildir. (Kütüb-i Sitte)
[Devamını oku…]
- « Önceki Sayfa
- 1
- …
- 46
- 47
- 48
- 49
- 50
- …
- 69
- Sonraki Sayfa »