el-MÜTEKEBBİR
Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren..
Büyüklük ve ululuk, ancak Allah’a mahsustur, varlığı ile yokluğu Allah’ın bir tek emrine ve iradesine bağlı bulunan kâinattan hiçbir mevcut, bu sıfatı takınamaz..
[Devamını oku…]Görünmeyen Dünyanın Görünen Bağlantısı
el-MÜTEKEBBİR
Her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösteren..
Büyüklük ve ululuk, ancak Allah’a mahsustur, varlığı ile yokluğu Allah’ın bir tek emrine ve iradesine bağlı bulunan kâinattan hiçbir mevcut, bu sıfatı takınamaz..
[Devamını oku…]Kader, Cenab-ı Hakkın başlangıcı ve sonu olmayan ilmiyle, bütün varlık âleminin ve içindeki olmuş ve olacak bütün yaratılanların nasıl olacaklarını, ne zaman vücuda geleceklerini ve nasıl yaşayacaklarını her türlü ayrıntısı ile bilmesi ve aynısını da kader levhasına yazmasıdır. Bu da iki kısma ayrılmaktadır.
Kader, Cenab-ı Hakkın başlangıcı ve sonu olmayan ilmiyle, bütün varlık âleminin ve içindeki olmuş ve olacak bütün yaratılanların nasıl olacaklarını, ne zaman vücuda geleceklerini ve nasıl yaşayacaklarını her türlü ayrıntısı ile bilmesi ve aynısını da kader levhasına yazmasıdır. Bu da iki kısma ayrılmaktadır.
Bir bina, plan ve projesiz meydana gelmediği gibi, insanın iradesinin dışındaki âlemde de ne olup bitiyorsa hepsi bu kader projesine göre oluşmaktadır. Ağaçtaki yaprağın düşmesinden tut, ta yıldızların, güneş sistemi gibi sistemlerin ve bütün varlık âleminin yaratılıp idare edilmesi, ancak kaderin bu programına göre takdir edilmiştir.
Cenab-ı Hakk, imtihan için insanı bu dünyaya göndermiştir. Hikmet ve adaletin gereği olarak, iyilik veya kötülüğü tercih edebilecek bir cüz-i ihtiyariyi yani istediğini seçebilme iradesini, insana vermiştir. Bu dünyada hayır ve şerri bir arada bulundurarak, bunu imtihan vesilesi yapmıştır.
Sadeddin Taftazani’nin dediği gibi İman: “Kulun iradesini kullanıp istemesinden sonra, Cenab-ı Hakk’ın o kulun kalbine yerleştirdiği bir nurdur. Demek bir kul iman etmek istemedikçe, Allah ona imanı vermediği gibi, kâfir olmak istemedikçe de, Allah ona küfrü vermez. Kulun işlediği günah ve sevapların durumu da böyledir.
مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ
“Sana isabet eden her iyilik Allah’tandır; sana isabet eden her kötülük ise nefsindendir”[1] ayet-i Kerimede ifade edildiği gibi, Cenab-ı Hakk, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olduğundan, rahmetiyle kulunun iyilik yapmasını ister. Eğer kul da iradesiyle, Cenab-ı Hakk’ın istediğine inanıp, o iyiliği sahiplenirse, Allah kudretiyle o iyiliği yaratır. Zira iyiliği isteyen rahmet-i ilahiyedir. İnsanın kabulünden sonra iyiliği yaratan, yine kudret-i ilahiyedir. Sebeb de sonuç da Allah’tandır. Öyleyse iyilik hususunda insana düşen hisse, ona inanıp sahiplenmek gibi çok az bir kısımdır. Buna binaen ayette “iyilik Allah’tandır” denilmiştir.
Fenalık hususunda ise, Allah rahmetiyle kulunun fenalık yapmasını istemez. Bunu da peygamberler ve âlimler vasıtasıyla bildirmiştir. Ancak imtihan gereği olarak, Allah insanın iradesini serbest bıraktığından, fenalığı insan isteyebilmektedir.
Eğer bir insan, Allah istemediği halde, bir fenalığı bile bile isterse, onun isteğine binaen, Allah o fenalığı verir. Fenalığa sebeb olan insanın nefsidir. Çünki insan kendisi istemektedir. Yaratan ise, kudret-i ilahiyedir; netice Allah’a aittir. Ayetteki “Fenalığı kendinden bil!” hakikati ise, insanın o fenalığa sebeb olmasındandır.
“Madem Cenab-ı Hakk kaderimde olan her şeyi bilip yazmış, öyleyse işlediğim günahlardan mesul değilim” diyemeyiz. Zira bir işin oluşması için irade sıfatı, tercih eder. Kudret sıfatı ise, tesir sahibidir, onu yaratır. İlim sıfatı ise, o yaratılan nasıl yaratıldı ise, o hal üzere onu bilir; yaratma özelliğine sahip değildir.
Zira kader de bir ilimdir; ilim ise, maluma tabidir. Yani bir insan dünyaya geldiğinde ne isteyip yapacaksa, Allah aynen onu bilir ve yazar. Allah’ın bu bilmesi ve yazması, insanın isteğine ve yapacağına göredir. Öyleyse, iyilik ve fenalığın kaderde yazılı olması, insanı onları yapmaya mecbur etmez. İnsan onları yapacağından dolayı, kaderde yazılmıştır. Dolayısıyla yaptığımız fenalıklarda kaderin hiçbir mesuliyeti yoktur.
Bu hakikati daha iyi anlamak için şöyle bir örnek verebiliriz. Gelecek sene daha gelmeden takvimler hazırlanıp iki üç ay önceden insanlara dağıtılıyor. Bu takvim, gelecek senenin kaderi gibi, senenin kaç ay, kaç hafta, kaç gün olduğunu, hangi günün Cuma veya cumartesi olduğunu, ay ve güneş tutulma vakitlerini, beş vakit namazın vaktinin hangi dakikada girdiğini, bayram ve tatil günlerinin hangi günler olduğunu bütün teferruatıyla göstermektedir. Takvimi hazırlayan ise, cüzî bir ilme sahip olup, tecrübeleriyle gelecek seneyi bütün teferruatıyla bilip yazmıştır. İlim ve bilgiden ibaret olan takvim, daha gelmemiş ve gelecek olan seneye göre hazırlanmıştır. Ve o seneye tabidir. Senenin takvimin gösterdiği şekilde gerçekleşmesi, takvime bağlı değildir. Öyleyse biz diyemeyiz ki “Bu adam takvimi böyle yazdığı için sene de öyle gerçekleşti.” Belki adam senenin nasıl gerçekleşeceğini bilmiş ve ona göre de takvimi düzenlenmiştir. Takvimin sene üzerinde hiçbir etkisi yoktur.
Aynen öyle de Cenab-ı Hakk, başlangıcı ve sonu olmayan ilmiyle sonradan yaratacağı bir kulunun neler isteyeceğini ve neler yapacağını bilir. Ve bildiği için de kader olarak yazmıştır. Bu kaderin kulun üzerine hiçbir etkisi yoktur. Ancak kulun irade ve gücüyle yapacaklarını aynen yazmıştır. Bu hakikati bilen insanlar, bütün mesuliyeti kadere değil, iradelerine ve nefislerine verirler; bütün iyilikleri de kaderden bilirler. Ancak bu hakikati tam anlamayan avam, ümitsizliklerini ve üzüntülerini gidermek için, olup biten bazı şeyleri kadere veriyorlar. Örneğin: yapmadığı veya yapamadığı bir iyilik için “Nasip değildi, kaderde yokmuş” diyerek ümitsizlikten kurtulup teselli bulur. Ve yine başına gelen bir musibetten dolayı: “Kaderimizde varmış. Bu musibetten kurtulamayacakmışız” der. İşi kadere vermekle üzüntüsünü, sıkıntısını giderir. Ama hiçbir zaman bir Müslüman işlediği günahlardan dolayı: “kaderimde vardı. Onun için yaptım” diyemez. Ve dese de doğru olamaz. “Hem kaderde ve nasibimde ne varsa gelir beni bulur” diyerek kendini tembelliğe atamaz. Cüzi iradesiyle yapması gereken sebepleri yerine getirerek tedbirini alıp neticelerin Allah’tan geldiğini bilmek ve O’ndan beklemek mecburiyetindedir.
[1] Nisa Suresi, 79
Kader, Cenab-ı Hakkın başlangıcı ve sonu olmayan ilmiyle, bütün varlık âleminin ve içindeki olmuş ve olacak bütün yaratılanların nasıl olacaklarını, ne zaman vücuda geleceklerini ve nasıl yaşayacaklarını her türlü ayrıntısı ile bilmesi ve aynısını da kader levhasına yazmasıdır. Bu da iki kısma ayrılmaktadır.
Bir bina, plan ve projesiz meydana gelmediği gibi, insanın iradesinin dışındaki âlemde de ne olup bitiyorsa hepsi bu kader projesine göre oluşmaktadır. Ağaçtaki yaprağın düşmesinden tut, ta yıldızların, güneş sistemi gibi sistemlerin ve bütün varlık âleminin yaratılıp idare edilmesi, ancak kaderin bu programına göre takdir edilmiştir.
Cenab-ı Hakk, imtihan için insanı bu dünyaya göndermiştir. Hikmet ve adaletin gereği olarak, iyilik veya kötülüğü tercih edebilecek bir cüz-i ihtiyariyi yani istediğini seçebilme iradesini, insana vermiştir. Bu dünyada hayır ve şerri bir arada bulundurarak, bunu imtihan vesilesi yapmıştır.
Sadeddin Taftazani’nin dediği gibi İman: “Kulun iradesini kullanıp istemesinden sonra, Cenab-ı Hakk’ın o kulun kalbine yerleştirdiği bir nurdur. Demek bir kul iman etmek istemedikçe, Allah ona imanı vermediği gibi, kâfir olmak istemedikçe de, Allah ona küfrü vermez. Kulun işlediği günah ve sevapların durumu da böyledir.
مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ
“Sana isabet eden her iyilik Allah’tandır; sana isabet eden her kötülük ise nefsindendir”[1] ayet-i Kerimede ifade edildiği gibi, Cenab-ı Hakk, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olduğundan, rahmetiyle kulunun iyilik yapmasını ister. Eğer kul da iradesiyle, Cenab-ı Hakk’ın istediğine inanıp, o iyiliği sahiplenirse, Allah kudretiyle o iyiliği yaratır. Zira iyiliği isteyen rahmet-i ilahiyedir. İnsanın kabulünden sonra iyiliği yaratan, yine kudret-i ilahiyedir. Sebeb de sonuç da Allah’tandır. Öyleyse iyilik hususunda insana düşen hisse, ona inanıp sahiplenmek gibi çok az bir kısımdır. Buna binaen ayette “iyilik Allah’tandır” denilmiştir.
Fenalık hususunda ise, Allah rahmetiyle kulunun fenalık yapmasını istemez. Bunu da peygamberler ve âlimler vasıtasıyla bildirmiştir. Ancak imtihan gereği olarak, Allah insanın iradesini serbest bıraktığından, fenalığı insan isteyebilmektedir.
Eğer bir insan, Allah istemediği halde, bir fenalığı bile bile isterse, onun isteğine binaen, Allah o fenalığı verir. Fenalığa sebeb olan insanın nefsidir. Çünki insan kendisi istemektedir. Yaratan ise, kudret-i ilahiyedir; netice Allah’a aittir. Ayetteki “Fenalığı kendinden bil!” hakikati ise, insanın o fenalığa sebeb olmasındandır.
“Madem Cenab-ı Hakk kaderimde olan her şeyi bilip yazmış, öyleyse işlediğim günahlardan mesul değilim” diyemeyiz. Zira bir işin oluşması için irade sıfatı, tercih eder. Kudret sıfatı ise, tesir sahibidir, onu yaratır. İlim sıfatı ise, o yaratılan nasıl yaratıldı ise, o hal üzere onu bilir; yaratma özelliğine sahip değildir.
Zira kader de bir ilimdir; ilim ise, maluma tabidir. Yani bir insan dünyaya geldiğinde ne isteyip yapacaksa, Allah aynen onu bilir ve yazar. Allah’ın bu bilmesi ve yazması, insanın isteğine ve yapacağına göredir. Öyleyse, iyilik ve fenalığın kaderde yazılı olması, insanı onları yapmaya mecbur etmez. İnsan onları yapacağından dolayı, kaderde yazılmıştır. Dolayısıyla yaptığımız fenalıklarda kaderin hiçbir mesuliyeti yoktur.
Bu hakikati daha iyi anlamak için şöyle bir örnek verebiliriz. Gelecek sene daha gelmeden takvimler hazırlanıp iki üç ay önceden insanlara dağıtılıyor. Bu takvim, gelecek senenin kaderi gibi, senenin kaç ay, kaç hafta, kaç gün olduğunu, hangi günün Cuma veya cumartesi olduğunu, ay ve güneş tutulma vakitlerini, beş vakit namazın vaktinin hangi dakikada girdiğini, bayram ve tatil günlerinin hangi günler olduğunu bütün teferruatıyla göstermektedir. Takvimi hazırlayan ise, cüzî bir ilme sahip olup, tecrübeleriyle gelecek seneyi bütün teferruatıyla bilip yazmıştır. İlim ve bilgiden ibaret olan takvim, daha gelmemiş ve gelecek olan seneye göre hazırlanmıştır. Ve o seneye tabidir. Senenin takvimin gösterdiği şekilde gerçekleşmesi, takvime bağlı değildir. Öyleyse biz diyemeyiz ki “Bu adam takvimi böyle yazdığı için sene de öyle gerçekleşti.” Belki adam senenin nasıl gerçekleşeceğini bilmiş ve ona göre de takvimi düzenlenmiştir. Takvimin sene üzerinde hiçbir etkisi yoktur.
Aynen öyle de Cenab-ı Hakk, başlangıcı ve sonu olmayan ilmiyle sonradan yaratacağı bir kulunun neler isteyeceğini ve neler yapacağını bilir. Ve bildiği için de kader olarak yazmıştır. Bu kaderin kulun üzerine hiçbir etkisi yoktur. Ancak kulun irade ve gücüyle yapacaklarını aynen yazmıştır. Bu hakikati bilen insanlar, bütün mesuliyeti kadere değil, iradelerine ve nefislerine verirler; bütün iyilikleri de kaderden bilirler. Ancak bu hakikati tam anlamayan avam, ümitsizliklerini ve üzüntülerini gidermek için, olup biten bazı şeyleri kadere veriyorlar. Örneğin: yapmadığı veya yapamadığı bir iyilik için “Nasip değildi, kaderde yokmuş” diyerek ümitsizlikten kurtulup teselli bulur. Ve yine başına gelen bir musibetten dolayı: “Kaderimizde varmış. Bu musibetten kurtulamayacakmışız” der. İşi kadere vermekle üzüntüsünü, sıkıntısını giderir. Ama hiçbir zaman bir Müslüman işlediği günahlardan dolayı: “kaderimde vardı. Onun için yaptım” diyemez. Ve dese de doğru olamaz. “Hem kaderde ve nasibimde ne varsa gelir beni bulur” diyerek kendini tembelliğe atamaz. Cüzi iradesiyle yapması gereken sebepleri yerine getirerek tedbirini alıp neticelerin Allah’tan geldiğini bilmek ve O’ndan beklemek mecburiyetindedir.
[1] Nisa Suresi, 79
el-CEBBAR
Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan;
Dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan…
Bu ism-i şerif cebir maddesindendir. Cebir, “kırık kemiği sarıp bitiştirmek, eksiği bütünlemek” mânasına geldiği gibi, “icbar etmek”, yani, “zorla iş gördürmek” mânasına da gelir.
Bu mânaya göre Allah Teâlâ Cebbâr’dır. Yani, kırılanları onarır, eksikleri tamamlar, her türlü perişanlıkları düzeltir, yoluna kor.
[Devamını oku…]Şayet sözün karşıda anlamını bulsun istersen, önce kendin yaşayacaksın!. Yani kendimizi hayırla ıslah etmek! Hz. Ömer (ra) adaletiyle tanınmış, tarihte iz bırakmış çok önemli bir şahsiyet ve halife-i İslam’dır. Adaleti kendisinde o kadar yaşamış ve etrafında o kadar sinerji oluşturmuştur ki, sağlık hayatında bir kurt bir kuzuya saldıramamıştır. Bir gün bir kurdun kuzuya saldırdığını gören çobanlardan birisi, bu hadiseyi referans alarak “Eyvah! Halife Ömer vefat etti” demiştir. Hz. Ömer tek tek her kurda kamera takmış değildi. Her suçluyu görüp müdahale edebilecek durumda da olması kolay hatta imkân dâhilinde değildir. Peki, olan neydi? Olan, Hz. Ömer (ra)’ın kendini ıslah ile birlikte Allah’ı razı edecek bir kul olarak yaşama gayreti idi.
Nasılsanız Öyle İdare Edilirsiniz
Şayet sözün kar¬şı¬da anlamını bulsun istersen, önce kendin ya¬şa¬yacaksın!. Yani kendimizi hayırla ıslah etmek! Hz. Ömer (ra) adaletiyle tanınmış, tarihte iz bırakmış çok önemli bir şahsiyet ve halife-i İslam’dır. Adaleti kendisinde o kadar yaşamış ve etrafında o kadar sinerji oluşturmuştur ki, sağlık hayatında bir kurt bir kuzuya saldı-ra¬mamıştır. Bir gün bir kurdun kuzuya saldır¬dığını gören çobanlardan birisi, bu hadiseyi referans alarak “Eyvah! Halife Ömer vefat etti” demiştir. Hz. Ömer tek tek her kurda kamera takmış değildi. Her suçluyu görüp müdahale edebile¬cek durumda da olması kolay hatta imkân dâhilinde değildir. Peki, olan neydi? Olan, Hz. Ömer (ra)’ın kendini ıslah ile birlikte Allah’ı razı edecek bir kul olarak yaşama gayreti idi. Bu¬nun için Bediüzzaman Hazretleri diyordu ki: “Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.” (Lemalar) Fetih, insanın kendisinde başlıyor. “Gelmiş geç¬miş bütün günahları affedilmişken neden bu kadar tevbe ve istiğfarda bulunuyorsun?” di¬yen Hz. Aişe (rah)’ya Efendimiz (sav), “Şük¬reden bir kul olmayayım ya Aişe!” diyordu. Yani Efendimiz (sav), “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (61/2) ayet-i kerimesi iktizasınca, kendisine sözü geçmeyenin başkasına sözünün geçmeye¬ce¬ğini en iyi bilen olarak karşımızda duruyordu. İnsan, toplumun en temel taşı olarak, yaşa¬dığımız asırda pek çok şeylerden huzursuzluk duyuyor. Her neye elini atsa problemle kar¬şılaşabiliyor. Bunu da -adeta bir çocuğun ken¬disini fark ettirmek için yaramazlık yapması gibi- farklı şekillerde ve saldırgan hareketler ve sözlerle ortaya koyuyor. Peki, aslında olan nedir? Olan, insanın ken¬disinde olması gerekenin olmadığıdır! Ken¬dini bilmeyen hiçbir şeyi doğru olarak konum¬landıramayacak, bu da sıkıntı ve problemleri üretecektir. İşte içinde bulunduğumuz şu mü¬barek aylar, dış âlemden iç âleme, afaktan enfüse yolculuk yapacağımız, bir derece ken¬dimizi ve Yaradanımıza karşı vaziyetimizi fark edeceğimiz çok önemli zamanlardır. Bütün bir toplum olarak da üzerinde durma¬mız gereken en önemli konu, tek tek her bir insandır. Yani her bir insanın yaratılış gayesi¬ne uygun hareket edebilir hale gelmesine gay¬ret etmektir. İnsan düzelirse dünya da kendi¬liğinden düzelecektir. Hem insan ne ise toplum da o olacaktır. İdare¬cilerden, kurumlardan ve yöneticilerden sıkıntı duyan toplumların insanları, yine kendilerine bakmalıdırlar. Zira Rabbimiz, “Bir kavim ken¬dini bozmadıkça Allah onları bozmaz.” (13/11) buyurarak dikkatleri kendimize çek-mektedir. Biz de bu sayımızda “Bediüzzaman’dan İdare¬cilere Nasihatler” konu başlığı altında temelde ferde yani ferdin kendi, Rabbi ve topluma bakan noktalarına odaklandık. “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” cümlesi de aklımızın bir kö¬şe¬sinde olarak, idare edicilerin de temelde so¬rumluluklarını bilerek hareket etmeleri, elbet¬te toplumumuz ve ülkemizi her açıdan iyi ve güzel noktalara taşıyacaktır, sonuç cümlesine ulaştık. Ve en nihayet bilmeliyiz ki, insan fiilleriyle kendi başına geleceklere imza atar, onaylar. Yarın “Ah! Vah!” etmemek için bugün yaptık¬larımıza ve yapacaklarımıza dikkat önemli ola¬caktır.
Şirinevler Mah., Mareşal Fevzi Çakmak Cad, İncesu Sokak No:2-4 Kat 2 Daire 12, Bahçelievler, İstanbul